Bir Uzun Mektup
2004 yılında bütün dünyanın, batılı biçimiyle
kapitalist medeniyet tarafından belirlendiğini
yazıyoruz.
Antonio Negri
Çeşitli medeniyet tanımları içerisinde “kapitalist medeniyet“ kavramı, bizim kendi kendimize uydurduğumuz bir düşünceyi ifade etmiyor.
Bu tanıma, en güncel içeriğiyle birlikte, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, İtalyan düşünür Antonio Negri‘nin 02.02.04 tarihinde katıldığı bir toplantıda rastladım. (Bkz. www.nachtstudio.zdf.de) Ve doğrusu, o günden beri, yeri geldiğinde „kapitalist medeniyet“ kavramını kullanmakta bir sakınca görmüyorum
İlk aşamada, medeniyet fikri açısından dar kapsamlı ve indirgenmiş bir ifade olarak anlaşılsa bile, içinde yaşadığımız zamana denk düşen Batı Medeniyeti‘ ni, şu an için bundan daha iyi tanımlayacak bir başka kavram bilmiyorum, bilemiyorum.
Bir metrekare topraktan başlayarak bütün gezegeni, üzerindeki öteki canlılarla birlikte mülkiyet unsuru olarak gören ve ona bu muameleyi yapan, bu uğurda dünya savaşları çıkartan, sistematik biçimde , yabancı düşmanlığı, ırkçılık, faşizm, anti-semitizim ve benzerleri gibi, yere ve zamana göre, insanı insana irrasyonel gerekçelerle düşman ederek, beri yandan rasyonalizm şampiyonluğu yapan, medeniyet farklılıklarını türlü bahaneler uydurarak çatışmaya dönüştürürken, çoğul kültürlülükten söz eden bir medeniyet...
Sormak gerekir: bu rasyonel medeniyet, yine kendi tanımladığı “rasyonel“ ve “bilimsel“ kategorilerle insanlığı, ilerlemiş ve geri kalmış ülkeler, medeni ve ilkel halklar, zengin ve yoksul coğrafyalar, kazananlar ve kaybedenler, zenciler ve beyazlar, başarılılar ve başarısızlar, çalışkanlar ve tembeller, zekiler ve aptallar, duygusallar ve akılcılar, ilericiler ve gericiler, demokratlar ve antidemokratlar, doğulular ve batılılar gibi sayısız tanımlamalarla bölüp, atomize ederek, temelde ruhu maddeden ayırarak, yeryüzünü içinden çıkılmaz sorunlarla dolu bir cehenneme çevirmediyse, bunu kim becermiştir? Üstelik tesadüf o ki, yukardaki karşıt sıfatların olumluları nedense hep Batı'nın, olumsuzları ise bizlerin niteliğine dönüşmüş durumda.
Çağdaşlık, gelişmişlik,vb. çift anlamlı söylemlerin gölgesinde, bir yöntem olarak terörizmi, bir ideoloji ve devlet biçimi olarak faşizmi, diktatörlüğü, sonra bu kötülüklerin ilacı diye, bir yalan düzen olarak demokrasiyi, vb. icad edip, bunları tez ve antitezleriyle, dünyaya “öğreten adam“ tavrı içinde dayatan hangi medeniyettir?
Dürüst olmak ve düşünmek gerekiyor: gezegenimizin günümüzde, giderek bir açık hava hapishanesine dönüşmesinde, kapitalist medeniyet ve onun efendilerinin dışında kalan halkların ve bu halkların “geri kalmış“ medeniyetlerinin payı nedir? Afganlar, Hintliler, Malezyalılar, Latin Amerika ve Afrikalılar insanlığa hangi kötülüğü, kaç kez dayatmışlardır. Hatta bu ülkelerin despotları, diktatörleri, şeyhleri, ağaları bile, bugünkü kapitalist Batı‘nın desteği, himayesi olmaksızın yaşayabilir, kendi halklarına zulüm edebilirler mi?
İnsanın ölümlü bir varlık olması, din ve tanrı inancından bağımsız bir hakikattir. Sonuçta inancı olan da, olmayan da ölüp gidecektir. Öyleyse yeryüzünde, öteki bir çok canlıya oranla, kısa veya orta vadeli insan ömrünün, huzur ve barış icerisinde geçirilmesi esas değil midir?
Özünde, insanın huzurunu tehdit eden bir medeniyet, bilimin sınırlarını zorlasa, sıradan bir aklın alamayacağı teknolojiler geliştirse, hayal edilemez zenginlikler üretse bile, tüm bunların, ölümlü bir hayat karşısındaki kıymeti ne olabilir?
Bügün gerek Doğu‘da, gerekse Batı‘da, itibarını hemen hemen hiç tartışma konusu etmediğimiz, Antik Yunan medeniyeti bile, göz kamaştıran bir sanata, olağanüstü bir düşünce ve felsefe birikimine imza atmakla birlikte, maddi ve manevi tüm zenginliğini köle çalıştırma sistemine borçluydu. Ne acı...
Üzerinde biraz düşündüğümüz zaman, bugün bile vicdanımızı derinden yaralayacak olan bu durum, günümüzde de benzer şekilde sürmüyor mu?
Öyleyse, aynı şekilde gelecek kuşakların vicdanlarını rahatsız edecek şu ifadeyi, yine onlar adına şimdiden tasarlayabiliriz: “2000'li yıllarda dedelerimiz, Mars gezegenine uydu yollamışlar, Derrida gibi filozoflar yetiştirmiş, Picasso gibi ressamlar doğurmuşlar ama Afganistan‘da, kendi halinde bir tavuğu, bir keçisiyle mağara barınağında, ölümlü hayatını sürdürmeye çalışan mazlumlara, binlerce ton bomba yağdırıp, bir gün olsun huzur yüzü göstermemiş, hayatı zehir zıkkım etmişler. Ne acı...“
Modern biçimini Batı‘ dan öğrendiğimiz diyalektik mantık bu ve benzeri sorular karşısında, yakın zamana kadar vicdanımızı bir ölçüde rahatlatıyordu. Kendi kendimize tekrar ediyorduk: “her olumlu şey kendi içinde olumsuzunu da barındırır, ancak gelişimin kendisi olumlu yöndedir.“ Ama artık, ne bu akılcı önerme, ne de aklın kendisi vicdan yaramızı dindirmeye yetmiyor.
Çünkü zamanımızın; insanlığın zamanının giderek daraldığını seziyoruz. İşte ömür geldi geçiyor. Bu sezgimizi kanıtlamak için, batılı bilim adamlarının yakın veya orta gelecekte dünyanın üzerinde yaşanmaz bir gezegen olacağı yönündeki, bilimsel istatistik verilerine de ihtiyacımız yok.
İnsan olarak, tüm diğer canlılar gibi, yaşadığımız bu tabiatın bir parçasıyız ve parçası olduğumuz bu tabiatla birlikte huzursuzuz.
Tabiatla aramızdaki tüm yabancılaşmaya rağmen, huzursuzluğumuzu laboratuar verilerinden öğrenmek zorunda değiliz. Biraz sorumluluk duygusu ve biraz merhametle çevremize baktığımızda, o huzursuzluğu yaşıyor ve vicdanımızda sıkıntı duyuyoruz.
Belki çok karamsar ve duygusal oldu, öyleyse bizi onlarca yıldır teselli eden akılcı düşünceleri tekrar edelim: „her olumsuzluk, kendi içinde olumlu karşıtını da barındırır. Öyleyse ‚kapitalist Batı‘ da, yekpare bir bütün değildir. Orada da doğru ve güzel şeyler vardır. Onları aklın süzgecinden geçirip ayıklamak gerek. Olaylara evrensel bakalım.“
Evrensel dedim de: Siz hiç Japon'ları, Mozart sahnelerken izlediniz mi? Hayatta bundan daha garabet bir şey olamaz.
|
|
 |