İletişim ve Medya Kavramlarına Giriş
“İletişim” kavramının, Batı dillerinden dilimize yapılmış, başarılı çevirilerden birisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu kavramın batılı karşılığı olan “communication” (veya kommunikation) Latince’de “bildirmek” anlamına geliyor. Kuşkusuz bildirmek fiilinin uygulanabilmesi için de, bir bildiren ile bir bildirilene ihtiyaç var. Demek oluyor ki, “communication”un yani iletişimin oluşabilmesi için en az iki kişilik bir topluluk gerekli.
Dolayısıyla Latince, topluluk (communio), toplumsal (communis), paylaşmak (communico) gibi birden fazla insanı anlatan ve onlar arasında kolektif, paylaşımcı bir ilişkiyi ifade eden sözcükler de, iletişim (communication) sözcüğüyle aynı kökten geliyorlar. (Yine aynı kökten gelen komünizm sözcüğünü de anımsıyoruz.)
Buradan şu basit sonuca ulaşıyoruz: iletişim kavramının kökünde, toplumsallık ve paylaşım yatmaktadır. Paylaşılan şey ise, yerine göre bir haber, yerine göre bir düşünce, bir duygu, bir arz veya talep olabilmektedir. Bunların hepsine “bilgi” (information) diyoruz. Hoş bu nasıl bir bilgidir, sığ mıdır, öznel midir, yanıltma amaçlı mıdır? Ayrı konu. Dolayısıyla iletişim sürecinde, maddi değil, us’sal (intellegie) duygusal-sezgisel, kısaca tinsel bir paylaşım söz konusudur. Buraya bir nokta koyalım.
Ve gelelim “medya” kavramına... Evet tahmin ettiğiniz veya bildiğiniz gibi, bu kavram da Latince kamu, kamuoyu, kamusal gibi anlamlar içeren “medium” kökünden gelmektedir. „Medium“, yine bilindiği gibi, kazak, gömlek alırken de “orta boy” u tarif etmek amacıyla, dilimize son yıllarda tekstil ihracatçılarımız tarafından yerleştirilmiş bir kavram.
"Medium" aynı zamanda ortalama çoğunluğu, orta direği yani halkı da ifade ediyor. Yine Latince örnekleyecek olursak: in medium cedere “topluluk olmak” veya in medium quaerere “herkes için beraberce”, gibi anlamlara da geliyor.
Demek ki, medium kökünden gelen medya kavramı da, tıpkı iletişim (communication) kavramı gibi toplumsal, kolektif ve paylaşımcı bir anlam içermektedir. Olaya buradan bakınca günümüzde kozmopolit yerel medyanın, gerek kendisine, gerekse topluma karşı işlediği suçlar daha da dehşetli görünmüyor mu?
Toplum olmak, toplumsallaşmak anlamlarına gelen iletişim ve medya kavramları aynı zamanda, toplumumuzun ve töremizin en yüksek erdemlerinden birisi olan “paylaşmak” fiilini de içeriyor. Demek ki, bir iletişim ortamı, bir medya yapılanması insanın toplumsallığı ve paylaşımcılığı üzerinden iş görebilmektedir.
Daha ilk çağlardan, ilk insanlardan beri, iletişim eyleminin “paylaşımdan” başka bir imkanı olmadığını söyleyebiliriz. Tarih öncesi insanların doğrudan ses ve işaretlerle bu dünyaya, mistik dans ve ritüelllerle de bilinmeyen öteki dünyalara ait bilgi ve haberleri, birbirlerine iletme, paylaşma çabaları, iletişimin ve medyanın ilk örneklerini oluşturuyordu. Kabile hayatında büyücü veya şaman rahiplerin birer “medyum” olarak başka dünyalardan bu dünyaya haber ve kehanetler iletmesi, bugünkü renkli tv.lerden daha renksiz bir görüntü değildi kuşkusuz.
Geçmiş yüzyıllardan bugüne iletişim ve medya, etki, büyüleme ve yönlendirme işlevi bakımından, sadece kullanılan maddi ve teknik araçlar kapsamında bir farklılık gösteriyor. Şamanın ritüelde kullandığı deve kemiği, yerini elektronik kameraya, tütsü ise, ekranın buğulu görüntüsüne bırakmıştır. Tüm teknolojik “gelişmeye” rağmen müzikal metinlerin ise, şamanların ritmik yakarışlarının çok daha gerisine düştüğünü söyleyebiliriz. Hani, tarihte bir ilerlemeden söz edebiliyorsak, işte ancak bu kadar. Üstelik medyum şamanın, bizim kozmopolit medyadan sonsuz kez ahlaklı olduğunu da iddia etmeden geçemeyeceğim.
Siyasi iktidarların giderek artan sıradışı bir „güç“ talebine yönelmeleri kitle iletişmini doğrudan etkiliyor. „Güç istenci“nin toplum zihninde yaratılan çeşitli imajlar sayesinde desteklenmesi, sadece yüzyılımıza özgü bir olmadığını anlıyoruz. Tarihin derinliklerinde ortaya çıkan ilk toplum biçimlerinde „büyü“ olarak adlandırılan bu olgu, günümüzde „kamuoyu oluşturmak“ deyimiyle karşılanıyor.
Doğruluk içeren hakikatin ve nesnellik içeren gerçekliğin, insan zihnindeki nesnel yansımasını, ses, söz, görüntü ve hareketle manüple etmek „büyü“nün aslını oluşturuyor. Kabileyi oluşturan bireylerin, kabile reisine yönelik talepleri, araya giren büyücünün işlevi sayesinde, doğaüstü güçlere havale edilerek, reisin iktidarı pekiştirilir. Bolluk, kıtlık, hastalık, sağlık, savaş ve barış gibi, kabile bireylerinin hayatlarını doğrudan ilgilendiren konularda, reis ve yakınlarının olası yanlış kararları, dans, ritmik müzik, şiirsel söylem, yanısıra ateş, boya gibi görsel efektlerle desteklenerek, ortaya çıkan büyü unsuru sayesinde gözlerden kaçırılır. Meselenin özü budur.
Kabile içi medyanın „medyum“u olan büyücü, bu görevi, özel yeteneği sayesinde fakat bir bakıma kabilenin reisi adına yürütür. Reisle büyücü arasında iş bölümü ve görünen uyuma rağmen, zımni bir güç çekişmesi de kaçınılmazdır. Acaba doğaüstü güçler „èkstasis“ içindeki „medyum“un ağzından, birgün reisin aleyhine bildirimde bulunabilirler mi? Büyücü doğaüstünden getirdiği haberler sayesinde darbe yapabilir mi? Ama öyle olsa bile, yönetilenler açısından kuşkusuz pek bir şey değişmeyecektir. Çeşitli kabile ve kültürlerde bu gibi sorunlar, inanç sisteminin kendisi ve gelenek tarafından farklı biçimlerde kurala bağlanmış olabilir. Öyle ya, inanç sistemleri ve gelenekler Avrupa Aydınlanma’sına dek anayasaların yerini tutuyorardı.
|
|
Özetle değindiğim tarihin derinliklerindeki toplumsal yapılanmalardan günümüze binlerce yıl geçti. Fakat meselenin özü asla değişmemiştir. Günümüzde, tapınılan doğaüstü güçlerin yerini emperyalizm, büyücü-medyumun yerini medya tekelleri alırken, gelenek ve inanç sistemlerine ek olarak da, oligarşilerin kendi çıkarlarına göre uyguladıkları tek taraflı sözleşmeler, yani anayasalar hayatımızı yönlendiriyor. Ve kitleler hâlâ „medyum“un yaydığı hayallerin, yalan rüzgârlarının ardından akıp gidiyorlar. Ritüel değişmiyor: kabile tapınaklarının sunaklarında kurban edilen genç bakirelerin yerini, günümüz savaşlarına kurban edilen onbinlerce genç almıştır.
İKTİDAR İLETİŞİM ve MEDYA
Eğer Yolda yürüyen ve bir yandan da sohbet eden iki kişi arasında, bir iktidar ilişkisi varsa, bu iki kişi arasındaki iletişimin de, iktidar ve güç iradesi içerdiğini öngörebiliriz. Öğretmen öğrenci arasındaki iletişimden, eşler arasındaki iletişime kadar, hiyerarşik toplumun ve hiyerarşi kültürünün bir sonucu olan iktidar, her türlü iletişim kapsamında belirleyici bir etkendir.
Şunu söylemeye çalışıyorum: iletişim ve medya, birer fenomen olarak kendi başlarına, durduk yerde, iktidar ilişkisini içermezler. Bu fenomenlerin içerdiği kolektif, toplumsal imkanlar, insan tarafından iktidar amaçlı olarak kullanılıyorsa, elbetteki öncelikli olarak fenomeni değil, onun içine nüfuz eden insan iradesini ve o iradede ifadesini bulan hiyerarşi kültürünü ele almak gerekiyor. Yani yolda yürüyen iki insan arasındaki iktidar ilişkisi, onların iletişiminine yansıyor ve iletişim, iktidar amaçlı tesis ediliyorsa, burada iletişim olgusundan önce, o insanların iradesini değerlendirmek daha gerçekçidir.
Belli bir iradeyi temsil eden ve insandan insana tesis edilen iletişim, bu yönüyle öznel (subjektif) bir etkinliktir. O halde, bizim medyamızın dilinden düşürmediği “objektif habercilik” söylemi ise, kuyruklu yalandan başka bir şey değildir.
Medyanın sözde duayen iletişimcileri “doğruluk”, “objektiflik”, “tarafsızlık” gibi kavramları yerli yersiz ve çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanarak, hedef kitleler üzerinde güven sağlamayı amaçlıyorlar.
İyi güzel, fakat hiyerarşik bir toplumda, insanlar arasında iradi belirlenimle gerçekleşen hiçbir eylemin, “objektiflik”, “tarafsızlık” gibi nitelikleri içeremeyeceğini, daha baştan kestirmek o kadar zor olmasa gerek. “Doğruluk” ise, kimin doğrusu, hangi doğru gibi soruları zaten kendi içinde barındırıyor.
Hiyerarşik bir toplumda “kimin doğrusu” geçerliyse iletişim ve medya süreçlerinde de o “doğru” nun geçerli olduğu varsayılabilir. Bu nedenle, demek ki, verili medya ortamının öngördüğü veya ileri sürdüğü hiçbir değeri dikkate almamak veya medyanın dayattığı değer ve kavramları, sadece hiyerarşik toplum yapısını gözönünde tutarak değerlendirmek gerekiyor. Öyleyse iletişim ve medya süreçlerine kılı kırk yaran bir gözle bakmak, görüntülerin arkasını algılamak, yazılı metinlerde ise satır aralarını okumak hayati öneme taşıyor.
Bu bağlamda: “televizyon seyretmiyorum, bulvar gazetelerini okumuyorum” demek, ilk bakışta doğru bir tavır gibi gelse de, hiyerarşik toplumun şifreleriyle, iktidarların gizil yönetim ve yönlendirme teknikleriyle ilgilenmemek anlamına geliyor. Oysa kendisini muhalif olarak tanımlayanların, satır aralarını okumaya, perde ve ekran görüntülerinin arkasındaki anlamları analiz etmeye yönelmeleri gerekmez mi?
Dolayısıyla, magazin yayınları dahil, her türlü şaklabanlığı çözümleyici, sıkı bir takibe almak muhalif tavrımızın bir gereği olmak zorunda. Çünkü iktidar uğruna her yolu mübah gören egemen çevreler bu “makyavelist” tavırlarını medya sürecine şöyle yansıtıyorlar: “Güç kullanımı için uygulanan makyavelist teknik tam tamına Ben Jonson ve Shakespeare’in alay ettikleri gibidir. Bir insanı tanımak için, onun nasıl işlev gördüğü gözlemlenir. Bu onun bir makinaya indirgenmesi anlamına geliyor. Sonra ona öncelikli olarak egemen olan tutku; makinanın yakıtı, izole edilir. Böylelikle o kapana kısılır.”1 Kanadalı iletişim filozofu Marshall McLuhan’ın, yıllar önce büyük bir öngörüyle dile getirdiği bu saptama, günümüzün medyası tarafından acımasızca hayata geçiriliyor.
İşte kozmopolit medyanın geniş kitlelere yansıttığı ulaşılması mümkün olmayan hayatlar, elde edilmesi asla mümkün olmayan zenginlikler, güzellikler, vb. insanın bir makinaya indirgenerek yaşama enerjisinin izole edilmesi, bağımlı kılınması anlamına geliyor. Bunu, sürekli bir “gösterip vermeme” tekniği olarak da tanımlayabiliriz. Tıpkı AB olgusunun medya tarafından pazarlanma biçiminde olduğu gibi, gazetelerden, ekranlardan, sinema perdelerinden, reklam ve müzik kliplerinden, radyolardan bir yığın hayal, onlarca yanılsama satışa sunuluyor ve bunun kitleler tarafından sorgulanmaksızın satın alınması öngörülüyor.
Tarih öncesi kavimlerde büyücülerin, şaman rahiplerin, aşiret reisi adına iktidarı kolaylaştırmak ve pekiştirmek adına yürüttükleri faaliyetin, çok daha bilinçli ve daha ahlak dışı örnekleriyle karşı karşıyayız. (Bu mukayeseyle şaman kültürüne de haksızlık etmiş oluyoruz belki.) Hiyerarşik toplumda, iktidar ve medium (kamu) ilişkisi bu çağda, kaçınılmaz olarak böylesine ahlaktan bağımsız bir şekil alıyor.
Öyleyse olası muhalif bir medya, aynı zamanda hiyerarşik toplum yapısına da muhalif olmak ve kendi içerisinde de böylesi bir hiyerarşiyi yadsımak zorundadır.
1 Marshall McLuhan: Die Gutenberg – Galaxis. S. 237. Düsseldorf 1968
|