Oktay Taftalı Tasarım:
Mithat Çınar
 
 
_Ana Sayfa   _Kitaplar   _Yazılar   _Şiirler   _Fotoğraflar/Hatıralar   _Video   _İletişim
           
   
 

Yazılar

_İletişim ve Medya Kavramlarına Giriş

_Maddeyle Zenginleşen ve Zamanda Daralan Hayatlar

_Yadsımalar / Aforizmalar

_Cumhuriyet Dönemi Türk Felsefesinde Bir Hareket Noktası Olarak Teoman Duralı

_Sofist Bilgeliğin "Empirist" Dayanakları Üzerine

_Birlik ve Liderlik Hayalleri

_Eğitilemeyen Bir Varlık Olarak İnsan

_Çağdaş Bir Tarım Toplumuna Doğru

_Sosyo-Politik Bağlamda Bir Dekadans Olarak Bilgi Toplumu

_Aşkla Varolan Hayatlar

_Batı Medeniyetinin Mutsuz Çocuğu Entelektüel

_Batılı Tarih Bilimi ve Tarihin Mantığı

_Bir Hayat Alanı Olarak Aile

_Bir Savaşın Kavramları Üzerine

_Çalışma ve Erdem Kavramları Arasındaki İlgi Üzerine

_Değer Üreten Hayatlar

_Doğu'nun Hayal Ülkesi

_Dostlukla Yükselen Hayatlar

_Şiirimizin Hazin Sonu

_Soğuk ve Sıcak Hayatlar

_Yalanın Fenomenolojisi

 
 

Maddeyle Zenginleşen ve Zamanda Daralan Hayatlar

“Zamanın para olduğunu düşün; işinden günlük on lira kazanabilecekken, günün yarısını gezerek veya evinde tembellik yaparak geçiren birisi, sadece eğlenceye harcadığı altı kuruşu masraf olarak hesaplayamaz, o bunun yanısıra beş lira daha harcamış veya daha fazlasını savurmuştur.”1

Bu sözler insanlığın büyük kısmının, mensubu olmaya özendiği ve bundan kıvanç duyduğu çağdaş medeniyetin çöküşünün, başlangıcını ifade ediyor.

Birçoğumuz içinde yaşadığımız ve giderek hızlanan çöküş sürecini algılamakta zorlanabiliriz. Çünkü medeniyetlerin çöküşü, bir gecede üzerimize yıkılan, depreme dayanıksız konutların molozları gibi bizi anında öldürmüyor. Bu tıpkı Çernobil faciası sonrasında içilen radyasyonlu çaylar veya havamıza, suyumuza, gıdamıza karışarak bizi yavaşça zehirleyen, için için çökerten sanayi atıklarının etkisi gibi bir süreç izliyor. Üstelik medeniyetlerin asırlarla ölçülen ömürlerine oranla, ortalama insan ömrünün alabildiğine kısa olması, bu türlü bir algılamayı oldukça zorlaştırıyor. Fakat buna rağmen adını koyamadığımız, somut olararak belirleyemediğimiz bir çok iç sıkıntısının, sayısız mutsuzluk hallerinin, hayat karşısında sıkça duyulan yılgınlık ve öfkenin, büyük ölçüde çöken bir medeniyetin etkisinde kalma talihsizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Çöken; çökmekte olan evangeist-kapitalist Batı medeniyeti...

Bir ekonomik yaşantı birlikteliği olarak, kapitalizmin insanı un gibi öğüten mekanizmalarını, bizlerden, Araplar’dan, Hintliler’den önce yine Batılılar keşfettiler. Dolayısıyla biz onların yalancısıyız. Marks, birim zaman içinde yoğunlaşan emek ile, otaya çıkan ürün ve bu ürünün para cinsinden temsil ettiği meta değeri arasındaki ilişkileri, kılı kırk yararcasına analiz ederek, sistemin maskesini düşürmüştü. Biz Batı’nın dünyaya dayattığı kapitalizm virüsünün niteliklerini, yine batılı düşünürlerden öğrendik. Çünkü biz bu işin yabancısıydık. Ancak bu virüse karşı yine Batı’nın önerdiği panzehirler bizim bünyemizde alerji oluşturdu. Bu konuyu başka yazılarımızda tartıştık, tartışacağız.

Aynı bağlamda söylemeden geçemeyeceğim: batılıdan fazla batıcı liberal çevrelerin, televole ekonomistlerinin kapitalist piyasa ekonomisine düzdüğü övgüler, bizzat batılıların, kendi icat ettikleri bu sisteme yönelik eleştirileri karşısında ne yaman bir garabettir ya, neyse...

İNSAN İÇİN ZAMANIN DEĞERİ

“Varlığın mevcudiyetinin temel varlıkbilimsel nedeni zamansallıktır.”2 Buradan anlıyoruz ki, bu evrende varolmak, zamanda varolmak demektir. Zamanda varolmanın anlamı ise evrendeki bütün canlı ve cansız varlıkların, ancak belirli bir süre mevcudiyetlerini sürdürdükleri, sonra bittikleri (ama yok olmadıkları) anlamına geliyor. Yani bütün canlı ve cansız varlıklar, zamanla sınırlı bir ömüre sahiptirler. Gerek dünyamızda, gerekse evrendeki her türlü varlık, zaman içinde, durmaksızın bir oluş ve bitiş, bir doğum ve ölüm ilgisini sürdüregeliyor. (Ancak hemen belirtelim “varlık ancak varlıktan doğar ve hiçlikten hiçlik doğar” önermesi gereğince ölüm ve bitiş, yok olmak anlamına gelmiyor. Bu ayrı bir felsefi tartışmadır.)

Maddenin mukayeseli hareketi sonucu, insan zihninin geliştirdiği bir soyutlama olarak zaman, varoluş açısından böylesine önemli bir temel teşkil ediyor. Varlığın mevcudiyeti zamanla belirlenmekte ve anlam kazanmaktadır. Her şeyin, ömür dediğimiz belirli bir zaman dilimi içinde olduğu ve sonra bittiği bu evrende, insan olarak biz de belirli bir ömüre tabiyiz. Dolayısıyla bizim yeryüzündeki hayatımız da zamanla sınırlıdır. Bu çıplak hakikati zaten biliyor ve seziyoruz. Fakat acaba aynı şekilde idrâk edebiliyor muyuz? İşte mesele burada düğümleniyor.

Daha, küçük bir çocukken bile, canlıların ölümlü olduğu sezgisi, hemen hepimizde mevcuttur. Bu nedenle, hemen hepimiz ölümden korkar ve güçlü bir yaşama içgüdüsüyle hayata sarılırız. Bir iş edinerek hayati ihtiyaçlarımızı temin etmeye, geleceğimizi tasarlamaya, aile kurmaya, çoğalmaya, sağlığımızı muhafaza etmeye çalışırız. Fakat insanın, yaşama içgüdüsüyle ölüme karşı duruşu, ne yazık ki, ancak çok seyrek durumlarda, bir içgüdü olmanın ötesine geçerek idrâk düzeyine yükselebiliyor.

Özellikle, modern kapitalist toplumda hayata sarılırken, insana dayatılan bazı koşullar dolayısıyla, ömür dediğimiz yaşama süresinin önemi, asıl anlamının dışında, bambaşka, yabancı bir içeriğe kavuşturulmuştur.

ZAMANIN PARAYA İNDİRGENMESİ

Kapitalist üretim sürecinde emek (labour), değer yaratan ve sadece nicelik olarak ölçülen bir insan etkinliğidir. Emeğin nicelik olarak ölçülmesi, üretim etkinliğinin zamana ve zamanın da sanal bir değer olan paraya çevrilmesini içeriyor. Bu mekanizma, politik ekonomi diliyle, teknik olarak ifade edildiğinde bizi pek ürkütmese bile, aslında insan için bir felakete, insanın insanlıktan çıkma sürecine işaret eder.

İşte bugün yeryüzünde maruz kaldığımız her türlü felaketin temelinde, bu insanlıktan çıkma durumu yatıyor. Batı kapitalizminin en ücra coğrafyalara kadar bütün insanlığı ortak etmeye çalıştığı bu süreçte, insan emeği, saniyelerle ölçülen bir değer birikimi olarak belli merkezlerde, belli ellerde toplanmaya çalışılmakta. Eğer zaman içindeki herhangi bir insani faaliyet, para cinsinden bir değer ifade etmiyorsa, bu faaliyet ve onun içinde cereyan ettiği zaman, boş olarak tanımlanıyor.

Boş, yani içi dolu olmayan, içeriksiz, anlamsız! Kırlarda ıslık çalarak dolaşan, meta değeri taşımayan şiirler yazan, Allah rızası için hasta komşusuna yardım eden, sahipsiz hayvanlara yem veren, Van’da bir oto tamirhanesinde, sırf merak keşif ve icat hazzı uğruna yıllarca çabalayarak bir Ferrari yapan, sırf merak duygusunu tatmin için geometri çalışan insanlar, boş bir faaliyette bulunmaktadırlar. İnsan bu ve benzeri faaliyetlerle ruhunu yüceltse, bir keşif yapmanın coşkusuyla türlü çeşitli sıkıntılarından arınsa, başka insanlara ve canlılara yardımcı olmanın engin hazzını duysa da, tüm bu gibi faaliyetlerle geçen zaman, paraya çevrilmediği sürece, kapitalizm açısından boş bir zamandır.

Aslında dilimizde boş zaman ve boş iş olarak dile getirilen benzer faaliyetler, Batı dillerindeki karşılıklarıyla, insanlık düşmanı bu sistemi ele veriyorlar. Batı dillerinde para – meta ilgisi dışındaki faaliyetleri içeren, “free time” - “Freizeit” gibi tamlamalarda yer alan serbest veya özgür sıfatına dikkat edelim. Bu sıfat, para – meta cinsinden değer taşıyan “dolu” faaliyetlerin aslında kölelik olduğunu dolaylı yoldan belirtmiyor mu?

Hele İngilizce bu anlamda ibret verici tamlamalarla dolu: Eğer insanın bir söğüt gölgesinde arkadaşlarıyla yarenlik etmesi “spare time” yani artık zaman ise, ana zamanın işe ayrıldığını anlıyoruz. Yok eğer bu zaman “recreational” ise, bu zaman az sonraki iş için yaratıcılığın yenilendiği bir süre oluyor. Eğer söğüt gölgesi “free time” a işaret ediyorsa, sabahın köründen akşamın bir vaktine kadar, iş yerlerinde dakikalarla yarışarak emeğin satılması da “esir zaman” a işaret ediyor. İnsanın kendisine kalan zamanın “time off” yani bloke edilmiş, kapanmış zaman olarak nitelenmesi ise başlı başına bir bilinçaltı faciasıdır, daha da var ama... Neyse geçelim...

Kapitalizmin dayattığı ücretli kölelik sistemini, yalnızca “artık değer” sömürüsü nedeniyle bir kölelik biçiminde anlamaktan öte, asıl insan ömrünü daralttığı için bir kölelik olarak anlamak gerekir.

Kapitalizme alternatif olarak öngörülen sosyalist toplum uygulamalarında ise, “artık değer” sömürüsünün ortadan kalktığı iddiasına rağmen, insanın zamanla yarışarak değer üretme zorunluluğu değişmemiştir. Bugüne kadar sosyalist olduğu varsayılan, kolektivist uygulamalarda da, zamanla sınırlı insan ömrünü hiçe sayan uygulamaların aynı ağırlıkta olduğunu biliyoruz. Hangi sistemde olursa olsun, kalkınma ve ilerleme fikri başka türlü bir hayata izin vermiyor. Çalışma ve iş olgusunun kutsallığı ve böylece maddi değer üretme zorunluluğu...

 

 

Bu sorunun ancak sosyalizm sonrasında, komünist toplumda çözümlenebileceği yönündeki marksist öneri ise, belirsiz bir geleceği öngördüğü için, zamanla sınırlı insan ömrü açısından hiçbir anlam ifade etmemektedir.

İNSAN ÖMRÜNÜN AN’A İNDİRGENMESİ

Emeğin zamanla, zamanın parayla, paranın ise metayla özdeşleştirildiği bir sistemde, bu unsurların en küçük birimlerinin de özdeşleşmesi kaçınılmazdır. Örneğin: dolanımdaki en küçük para birimi kuruş ise, onun zamandaki karşılığı da dakika olacak ve bu iki farklı birim, üretim ve tüketim süreci bağlamında özdeşleşecektir.

Toplumlarda sınıfların ortaya çıkmasına neden olan birikim sürecinin doğal gereği olarak, gerek çeşitli servetler, gerekse sermaye bu küçük birimlerden başlayarak birikirler. Birikme fiili bize, en küçük birimden başlayarak giderek çoğalan, artan bir miktarı gösteriyor.

Öyleyse, birikimin başlangıç noktası olan an, kapitalist toplumun en temel kategorisini oluşturmaktadır. An’ı boş geçerek herhangi bir maddi birikim oluşturmak imkansızdır. Dolayısıyla kapitalist toplumun bireyleri sürekli olarak an’ı esas almak ve durmaksızın şimdiki zamanı yaşamak zorundadırlar. Üretim ve tüketim süreçleri an’la sınırlıdır. Her şey şimdiki zamanda olup bitmektedir. Modern toplumun yanılsamaları dolayısıyla, bütün hazlarımızın da sadece şimdiki zamanda mümkün olduğunu sanırız.

Bu durum öncelikle yaşama içgüdümüzden kaynaklanan geleceği tasarlamak ve geçmişimizi hayal ederek, hayatımızı bir bütün olarak kavramak eğilimiyle çelişir. İnsan hayatını daraltan, hayal gücümüzü ve yaratıcı yeteneklerimizi, manevi ve ruhsal dünyamızı tahrip eden bir çelişkiyle karşı karşıyayız.

Eğer an’ı herhangi bir nedenle yakalayamadıysanız; üniversite sınavını kaçırdıysanız, askerlik nedeniyle iki seneniz gittiyse, o gün ve o yaşlarda sevdiğiniz insanla birlikte olamadıysanız, hali hazırda işsizseniz, vb. hayattan ve kendinizden nefret etmeniz, ümitsizliğe düşmeniz, bunalıma girmeniz gerekir. Oysa bu, insanlık düşmanı bir yanılsamadan, bir illüzyon, bir göz boyamadan başka bir şey değildir.

Kapitalist medeniyetin yaşam kültürü, bütün hayatımızı şimdiki zamana indirgeyerek paralize etmekte ve kaçırdığımız “fırsatlar”, “boşa” geçen an’lar, “keyfini süremediğimiz” dakikalar için bizden hesap sormaktadır. Bu büyük bir yalan, ahlâk dışı bir durumdur. Çünkü insan hayatının hiçbir an’ı boşa geçmez, geçemez. İnsan dediğimiz varlık, varolması itibarıyla bir mucizedir. Aslında bizzat varoluş’un kendisi bir mucizedir. Hiçbir mucize an’a indirgenemeyeceği gibi, bir mucizenin de hiçbir an’ı boşa geçemez.

Duyuları aracılığıyla dış dünyadan ve toplumdan sürekli veriler alan, uykudayken bile beyni sürekli faaliyette olan bir varlık olarak, insanın, boşa geçen hiçbir an’ı yoktur. Yaşama faaliyetinin bizzat kendisi, sadece ve sadece yaşamın sürdürülmesi dolu dolu bir iştir.

Başarısızlıklarımız, kaçırdığımız fırsatlar veya boşa geçtirdiğimiz iddia edilen zamanlar dolayısıyla, ne öfkelenmemiz, ne de hayattan nefret etmemiz gerekiyor. Nefret edilecek şey, bize bu yanılsamayı dayatan kapitalist kültürün yaşam anlayışı ve “ahlâkıdır”.

Bu kültür, hayatımızı geçmişi ve geleceğiyle birlikte, bir bütün olarak algılamamızı, onu idrâk etmemizi engelliyor. İdeallerimizi, idealist bir ahlâk sürdürererek yücelmemizi engelliyor. Zamanı en küçük birim olan an’a indirgerken, insanı da en küçük birim olan bireye indirgiyor. Bencil ve küstah bir biçimde, an içindeki madi birikimini kovalayan, bunda başarısız olduğu takdirde, anlamsızlık duygusuna kapılarak kendisinden ve başkalarından nefret eden insan, kapitalist yaşam “kültürünün” bir ürünüdür.

Oysa hiç kimse kapitalizmin, para-meta-zaman ilgisine göre koyduğu değer ölçütlerini esas alarak, hayatını anlamlı veya anlamsız bulmak zorunda değildir.

GEÇİNME RIZK VE KANAAT

Yukarda irdelemeye çalıştığım kapitalist yaşam kültürünün değerlerine karşı, bizi an’a hapsolmaktan, hayatımızın bütünlüğünü gözden kaçırmaktan alıkoyacak başka bazı değerler bulmak zorundayız. Bunlar kendi kültür ve medeniyetimizin değerleri olabilir. Veya insan eliyle geliştirilen ve anti kapitalist olduğu kadar tin’sel anlam da içeren, başkaca değerler de mümkündür.

Bir birikim ve biriktirme kültürü olan kapitalizm, bize dayattığı birçok kaygı ve tedirginlik yanılsamasını bu niteliğinden alıyor. Eğer para kazanamazsak, biriktiremezsek zamanımızı “boşa” geçirdik demektir. Burada para kazanma ve biriktirme tutkusu yerine, insan haysiyeti çerçevesinde “geçinme” ilkesini esas almak, belki insanı birçok tedirginlik ve kaygıdan kurtarabilir. Sadece “geçinmeyi” amaçlayan insanın omuzundaki yük, bir nebze hafifleyebilir belki.

Aynı bağlamda dedelerimizden miras kalan ”rızk” kavramı, tüketim hırsının cenderesinden kurtulma ve belki bir ferahlık duyma imkanı sunabilir. Çünkü, zenginlik ve kapital kimse için yeterli olmamasına rağmen, “rızk” ve “nasip” herkes için yeterlidir. Bu kavramların bilimsel açıdan, hele hele batılı iktisat bilimi açısından hiçbir şey ifade etmeyen, derin bir metafiziğe sahip olduklarını biliyorum. Ancak onların bu metafizik nitelikleri dolayısıyla maddi kapitalizm karşısında sonsuz bir anti-kapitalizm imkanı içerdikleri de gayet açıktır. Düşünmeye ve tartışmaya değmez mi?

Kibir, insanın sahip olduğu serveti, ölürken birlikte götürememesinden ötürü acı duymasına yol açar. O nedenle, servetini kendi çocuğuna bırakmak önce bir geleneğe, sonra da kapitalizmin hukukuna dönüşmüştür. Ancak pek az servet sahibi, servetini kendi neslinin devamı yerine kamuya bağışlar. Oysa kanaatkâr insanın böyle bir sorunu da olmayacaktır. Çocuğunu, sırf kendi çocuğu olduğu için sevebilmenin hazzı, onu servetinin başına yönetici olarak hazırlamanın hazzından daha insani olsa gerektir.

Şimdi denebilir ki: “iyi de yoksul kitleler zaten böyle bir hayat sürdürmüyorlar mı, zaten kanaat edip, rızklarıyla yetinmiyorlar mı?” Elbette kapitalist yaşam kültürünün, medyanın ve tüketim propagandalarının henüz görece etkisi dışında kalanlar, ahlâksızlığa direnen mazlumlar böylesi bir hayat sürdürüyorlar. Dünya ve ülkemiz hâlâ yaşanabilir haldeyse, Anadolu’da, Asya’da, Afrika’da henüz kapitalist yaşam kültürüne tam anlamıyla teslim olmamış bu milyonlar sayesindedir. Fakat biliyoruz ki, işte tam da bu noktada emperyalist kapitalist sistem, bu kanaatkar ve mazlum insanları hedef almakta, onları silah zoruyla kendi sistemine katmaya çalışmaktadır.

Ayrıca ülkemiz özelinde yürütülen yaygın propaganda ve özellikle holding medyası eliyle yaygınlaştırılmaya çalışılan kapitalist yaşam kültürü, şehir varoşlarını yoz biçimde çoktan teslim almıştır. Fakat Anadolu insanının hâlâ rızk, nimet ve kanaatkarlık değerleri sayesinde, belli ölçüde bu kültüre direndiğini varsayabiliriz. Kapitalizmin, hayatı henüz hızlandıramadığı, kendi pazarına bağımlı kılamadığı yörelerde, an’a esir düşmeme imkanının mevcut olduğunu umuyorum.

 

1 Benjamin Franklin’ den aktaran Max Weber: Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismu. S. 31. Potsdam 1999.

2 Martin Heidegger. Sein und Zeit. S. 234. Tübingen 1993.